Kanaat Ahlâkı

Bizler, İslâm tarihinin Hz. Peygamber s.a.v. ile değil, Hz. Adem a.s. ile başladığına inanırız. Hz. Adem’den Hz. Peygamber’e kadar gönderilen her peygamberin de, tezkire/hatırlatma için gönderildiğine…

Çünkü insanoğlu zaafları, heves ve arzuları olan ve binlerce yıldır nefs ve şeytanın aynı yerden yaklaşıp saptırabildiği bir varlık. Nisyan/unutma ile kusurlu insana, unuttuğu ve ıskaladığı hakikati hatırlatacak bir peygamber, bir uyarıcı ve hatırlatıcı gönderilir. Böylece ruhlar âleminde Hakk’a itaat hususunda verdiği söz hatırlatılır: “Biz Kur’an’ı, ancak Allah’tan korkanlara bir tezkire/hatırlatma olsun diye indirdik.” (Tâhâ, 3)

Mesela Kâbil Hâbil’i hangi gerekçeyle katlettiyse, bugün de benzer gerekçelerle insanlar birbirini katletmekte. Kâbil’i bu cinayete sevk eden hırs, dünya arzusu, haset ve benzeri bütün hasletler sözüm ona medenî insanda da bulunmakta.

Bütün peygamberlerin ve mirasçısı alimlerin yapageldikleri şey de, insana özünü anlatarak unuttuğunu hatırlatmaktan ibaret. Bizim de yapmaya çalıştığımız onların izinden gitmek: Önce hatırlamak ve sonra hatırlatmak…

İnsanlığın eski zaafı

Bu defa hatırlayacağımız ve hatırlatacağımız husus, kanaat. Kanaat, dünyevîleşmeye, dünyaya teslim olmaya karşı sunacağımız yegane reçete. Zira dünyevîleşme, ilk insandan bugüne her ferdin imtihanıdır ve birçoklarının da kaybettiği noktadır.

Ayetin de beyanıyla: “Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici gelmiştir. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 14)

Evet; insan dünyaya karşı zayıftır, dört bir yanı zaaflarla kuşatılmıştır. Ancak bu zaaflardan sıyrılabilirse insan olabilmekte, “yasak ağaca” yaklaştıktan sonra tövbe edebilirse aslına dönebilmektedir. Yani mesele ilk insana uzanacak kadar eski ve köklü.

Abdurrahman Mıhçıoğlu’nun hazırladığı yazının devamı Semerkand Dergisi Ocak 2017 sayısında.