Ehl-i Dünyaya Aldanmadan

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Rabbinizden ittika edin (sakının, emir ve yasaklarına riayet edin) ve bir günden korkun ki, baba evladına hiçbir bir fayda veremez. Evlat da babasına herhangi bir fayda sağlayamaz. Şüphe yok ki Allah’ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi sakın aldatmasın ve sakın o mağrur (şeytan) sizi Allah’ın bağışlayıcılığına güvendirerek helâke sürüklemesin.” (Lokman, 33)

Bizi insan olarak yoktan var eden sonsuz kudret sahibi yaratıcımız, insanlığımızı koruyarak yaşamanın yollarını da göstermiştir. Bahşettiği irade ve hürriyetin gereği olarak da bizi mükellef tutmuştur. Yani insan “sorumlu” bir varlıktır.

İslâm dışı inanç ve düşünce sistemlerinin insana yüklediği konum ise ferdî sorumluluktan ziyade sorumsuzluktur. Nitekim bütün ahlâk öğretileri ahlâkın ferdî değil sosyal bir kurum olduğunu ileri sürer. Buna göre insan temelde sorumsuz ve özgürdür. Ancak başkalarının hakkı bahis mevzu olduğunda sorumluluk ve kısıtlama başlar. İslâm ise âkil ve bâliğ bireyi, bir ömür dağda tek başına yaşasa dahi belli sorumluluk ve sınırlarla mükellef tutar. İnsan ve kul olmanın gereği budur.

Müberra Kitabımız’da mealen şöyle buyurulur:

“Nefsinin isteklerini (hevâsını) ilâh edinen kimseyi gördün mü? Allah onu bir bilgi üzere saptırmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne perde çekmiştir. Artık onu Allah’tan başka kim hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Câsiye, 23)

İnsan dünya hayatına belirli bir vakit için, bir seferliğine gelmiştir. Bu tek seferlik yolculuğun gayesi, haz odaklı yaşayıp nefsin isteklerini yaşamak değildir. Yolculuğun nereye olduğu şuuruyla, “yaratılmışların en şereflisi” olmanın hakkını vererek, insan ve kul olmanın onuruna yaraşır bir yolculuktur.

Sadece insanın hayvanî/biyolojik yanının ihtiyaç ve taleplerine göre yaşanan bir hayat, insanlık değil, bir tür hayvanlıktan ibarettir. İnsaniyetin gerçekleşmesi ancak ilahî mesaja kulağını ve gönlünü vererek, o mesajın gereklerini hayata nakşederek mümkündür. Biz bu kutlu hayat programını müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamberimiz s.a.v.’den öğreniriz. Bizim dünya hayatındaki ölçümüz ve rehberimiz budur.

Bugün hâkim olan dünyacı bakış açısına göre, insanoğlu mademki dünya hayatına bir seferliğine gelmiştir, o halde olabildiğince zevkini, keyfini yaşamalı, bu hususta özgür olmalıdır. Eğer insan sorumsuz, başı boş bırakılmış olsaydı, her şey doğumla başlayıp ölümle bitseydi bu yaklaşım belli seviyede haklı olabilirdi. Oysa hem aklî deliller hem de ilk insanla başlayan ilahî vahiy aksini söylüyor.

Dolayısıyla mümin kişinin, nefsin hevasına tabi olmaya sevk eden, şeytana köle eden etkilere kulağını kapatması, dinimizin emir ve yasaklarına muvafık davranması gerekir. Cenab-ı Mevlâ, Müberra Kitabımız’da “hudûdullah”tan yani Allah’ın sınırlarından bahseder. Hüküm bildiren birçok ayet-i kerimenin sonunda “İşte bunlar hududullahtır” yani “Allah’ın tayin ettiği sınırlardır” buyurulur. Bu sınırlara riayet, müminlerin ayırt edici vasfı olarak yine bizzat Yüce Kitabımız tarafından dile getirilmiştir.

Müslüman kişinin ilahî hayat ölçülerinden uzaklaşması, kendi aklını, menfaat ve hazzını rehber edinmesiyle alakalıdır. Hıristiyan Batılı toplumların bugün dünyanın başına büyük dert olan kültürlerinin, ahlâklarının, siyasetlerinin temelinde de bu yaklaşım vardır. Tahrif edilmiş bile olsa dinlerinin denetim ve kısıtlamalarını terk edince sadece kendilerini değil, adeta insanlığı ateşe atmış oldular.

Neticede bugün dünyacı Batı için her şey dünya hayatından ibarettir. Allah korkusu, ahiret inancı, sorgusu suali olmayan bu anlayış, güç ve teknoloji ile birleşince şeytanlaşmış; hem kendi fıtratını hem insanlığı ve Allah’ın arzını tahrip etmiştir.

Yeryüzünde hakkı ve hakikati temsil eden müslümanlar olarak, Batı’nın yürüdüğü yolu yürümeyi, düştüğü uçurumdan düşmeyi nasıl kabul edebiliriz? Müslümanın, Allah’ın dininin emir ve yasaklarını kendi hevasına ya da aklına uygun bulmayıp “bence” diye başlayan hükümler vermesi, aklına yatmayan, nefsine kabul ettiremediği hükümleri sorgulamaya, değiştirmeye yahut kaldırmaya çalışması sadece kendi ebediyeti bakımından değil, gelecek nesiller için de büyük tehlikedir.

Dolayısıyla son devirlerde ortaya çıkan din eleştirmenliği ve reformist anlayışa karşı dikkatli olmalıyız. Öncelikle kendimizden başlayarak ailemize, çevremize ilahî emir ve yasakları hatırlatmalı, marufa yönlendirmeye ve münkerden alıkoymaya özen göstermeliyiz. Din eleştirmenliği virüsünün müslümanlığımızın içini boşaltmasına, bizi insanın değişken aklına ve azgın nefsine köle yapmasına müsaade etmemeliyiz.

Biz sorumluyuz. Kendimizden, ailemizden, akrabalarımızdan, tanıdıklarımızdan ve nihayet bizi tanıyan herkesten. Biz Cenab-ı Mevlâ nasıl emir buyurmuşsa öyle yaşayacağız ki onlar bizim üzerimizden Hak’la ve hakikatle tanışsın. Samimi, dürüst, güvenilir, hak ve hukuka riayetkâr olacağız ki bizi bilenler İslâm’ı sevsin.

Cenab-ı Mevlâmız, cümlemizi aklımıza ve nefsimize uyup istikametten çıkmaktan muhafaza buyursun. Bizi takva sahiplerine önder eylesin.

Tevfik ve inayetiyle…

Muhammed Mübarek Elhüseyni