Korku ve Ümitle

İslâm tarihinde, “biz aşk ve muhabbet ehli zahidleriz” diyerek her türlü günaha yeltenen Kalenderîler, İbahîler ve Haydârîler gibi birçok zümre mevcuttu. Bugün ise bu yaklaşım kılık değiştirmiş ve biraz daha hafifletilmiş halde karşımızda durmakta.

Tasavvufun tamamıyla muhabbeti öngördüğü, kulun Rabbi için aşk ve muhabbet dışında bir his taşımaması gerektiği, zaten Allah Tealâ’nın da çok merhametli olduğu ve kul ne yaparsa yapsın nihayetinde kulunu affedeceği şeklinde bir yaklaşım bugün dünden daha fazla revaç bulmakta.

Hâlbuki gerek Kur’an-ı Kerim ve Efendimiz s.a.v.’in hadisleri ve gerekse ilk devirlerden itibaren tasavvuf büyüklerinin sözlerine baktığımızda, Allah korkusunun, O’nun emir ve yasaklarına riayet etmenin ana esas olduğunu görüyoruz.

Diğer taraftan yine pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif Cenab-ı Mevlâ’nın rahmetini müjdeliyor, ebediyete dair ümitlerimizi daima diri tutuyor.

İşte bu korku ve ümit halini ifade eden kavramlara “havf” ve “recâ” diyoruz. Gerek temel kaynaklarımıza, gerek ehl-i sünnet tasavvuf kaynaklarına baktığımızda bu kavramlardan birinin diğerine tercih edilmediğini, ikisinin de lüzumuna ve denge haline temas edildiğini görürüz.

Havf ve recâ, en yalın haliyle, sırasıyla Allah’tan korkmak ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek manasına geliyor.

Büyük rahmet ve şiddetli azap

Hak Tealâ şöyle buyurur:
“Ey Muhammed! Kullarıma, benim elbette çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu, azabımın da elem dolu azap olduğunu haber ver.” (Hicr, 49-50)

Tasavvufun temel eserlerinden sayılan “el-Lüma” isimli kitabın sahibi Ebu Nasr es-Serrac k.s. hazretleri, sahabenin, havfın eşlik etmediği bir muhabbeti âdetten (alışkanlıktan) farksız gördüğünü, havfın recâ ile, recânın da havf ile dengelenmedikçe hükmünü yitireceğini belirtir.

Abdurrahman Mıhçıoğlu’nun hazırladığı yazının devamı Semerkand Dergisi Eylül 2017 sayısında.