Maruf’a Açık Münker’e Kapalı

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan men eden bir cemaat olsun. İşte onlar kurtuluşa erişenlerdir.” (Âl-i İmran, 104)

Kendi hayatında hayra yönelip şerden sakınma mükellefiyeti insanoğlu için kıyamet kopana kadar devam edecek. Fakat sorumluluk bununla sınırlı değil; ailemizi, mümin kardeşlerimizi ve gücümüz yettiğince insanları iyiliğe yönlendirmek, kötülükten alıkoymak da vazifemiz. Bu vazifeye “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” deniliyor.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Sizden biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin, bunu yapamazsa diliyle düzeltsin, onu da yapamazsa hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd)

Bu hadis-i şerif her müslümanın ‘münker’e yani yanlışa karşı tavrını net bir şekilde belirliyor. Buna göre müslüman kişi, her daim münkerin karşısında olmalıdır. Bu duruşu emreden pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır.

Peki, münker ya da yanlış nedir?

Büyük alimlerimizden Seyyid Şerif Cürcânî rh.a. Tarîfât adlı eserinde münkeri, “içinde Allah’ın rızasının olmadığı söz ve iş” olarak tarif ediyor. Münker’in zıddı ise “maruf”tur. Bu da Allah’ın rızasına uygun söz, iş ve durum demektir. Kul ancak marufa tutunarak ve münkerden de sakınarak ilahî rızayı kazanma istikametine girmiş olur.

Marufa yönelmek ve yönlendirmek, münkerden sakınmak ve sakındırmak, her müslümanın günlük hayatında muhatap olduğu iki temel hedeftir. Bu yüzden emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker’ yani yönlendirme ve sakındırma vazifesi bütün İslâm âlimlerince vacip bir görev olarak kabul edilmiştir. Fakat bu vecibe, ileride izah edeceğimiz gibi belirli şartlara bağlanmıştır.

Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkeri hayatımıza yayabilmek için âlimlerimiz nasihat halinin devamlılığını ve dinleyen kulağın açık olmasını ön şart olarak belirlemişlerdir. Nasihat, sürekli hak olanı söylemek için lazımken, dinleme kulağı da söylenenlere kulak vermek, samimiyet için gereklidir. Nitekim Seyyid Şerif Cürcânî rh.a. nasihati “İçinde doğruluk olana çağırmak ve içinde fesat olanı da engellemek” olarak tarif etmiştir. Bu tarife göre nasihat sadece öğüt vermek değil, aynı zamanda yanlış olanı engellemek demek oluyor.

Yukarıda zikrettiğimiz meşhur hadis-i şerifte, müslümanın münker karşısında alacağı tavır üç derecede sıralanmıştır. İlki kişinin “gücü yettiği takdirde eliyle düzeltmesi”dir. Yani bilfiil müdahale etmesidir. Sahih-i Müslim açıklayıcılarından olan Muhammed b. Halîfe el-Veştânî rh.a. eserinde “gücü yettiği takdirde eliyle düzeltme” hususunu şöyle izah ediyor:

“İyiliği emretmek, kötülüğü engellemek İslâm’ın direkleridir, bu görev vaciptir ve icma ile sabittir. Buna Rafızîler haricinde muhalefet eden olmamıştır. Bu yolda çabalayan kişi sadece Allah rızasına itibar etmeli; ne yöneticiden korkmalı ne de arkadaşından çekinmelidir. Gerçek dost, dünyasını harap etse bile, arkadaşının ahiretini mamur kılan kişidir. Düşman ise dünyasını mamur kılsa da, arkadaşının ahiretini harap edendir.”

Bu izahlardan anlaşılacağı gibi, münkeri engellemeden maksat, özelde müslüman kardeşini kurtarmak, genelde ise toplum düzenini korumaktır. Çünkü kötülüğün yayılmasını engellemek İslâm’ın temel prensiplerindendir. Nitekim insanlara yahut tabiata, maddi manevi zarar veren her türlü iş yasaklanmıştır. Bu yasak, dünya ve ahiret maslahatı içindir. Bu maslahatın sağlanması için de bütün müslümanlar bizzat görevli ve mükelleftir.

Fakat bu mükelleflik herkesin istediği gibi, keyfince uygulayacağı bir şey değildir. Bunun bir sınırı, ölçüsü ve adabı vardır. Bunların en başında, kişinin keyfî olarak her şeye müdahale etmemesi gelir. Âlimlerimiz bu hususta da ölçüyü şöyle belirlemişlerdir:

“İyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin şartı bilgi sahibi olmaktır. Sonra ise namaz ve zina gibi hükmü sabit konular gelir.”

Yani müdahale edilecek işin doğruluğu ve yanlışlığı net ve kesin olmalıdır. Ayrıca ehil olan olmayan herkesin gelişi güzel emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yapmaya kalkması birçok fitneye, huzursuzluğa sebep olacaktır. Özellikle “gücü yettiği takdirde eliyle düzeltme” hususu toplum içinde ancak vazifelilerin yapabileceği bir husustur.

Bir mümin ancak sorumluluğu altındaki kişiler üzerinde bu ölçüyü uygulayabilir. Bu durumda da âlimlerimiz her daim yumuşak sözlü olmayı, doğruyu sevdirerek yanlıştan uzak tutmayı tavsiye etmişler ve uygulamışlardır. Özellikle şerden sakındırmak için en güzel yolun irşad olduğunu, yani doğruyu göstermek ve öğretmek olduğunu söylemişlerdir.

Hadis-i şerifteki ikinci tavır olan “gücü yetmediği takdirde diliyle düzeltmesi” ifadesini İmam Veştânî rh.a. şöyle izah ediyor:

“Müdahalede bulunmak için kişinin, işin doğru halini bilmesi gerekir. Eğer elle değiştirmekten, düzeltmekten korkuyorsa sözle uyarmalı, nasihat etmelidir. Cahil kimseye ve zulmünden korkulan zalime karşı mülayim bir şekilde uyarı yapılmalıdır. Çünkü bu daha etkili olur. Bu yüzden uyaran kişinin salâh ehli, yani kendi halinin düzgün olması tavsiye olunmuştur. Çünkü böyle bir kişinin uyarısı daha faydalı olur.”

Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî rh.a. hazretleri de emr-i maruf ve nehy-i münker yapacak kişinin şu güzel hasletlerle süslenmesi gerektiğini söyler:

“Lütuf ve incelik sahibi olmalı, yumuşak sözle nasihate başlamalıdır. Şiddetle, üstünlük taslayarak olmaz. Çünkü bu hal, günahın çağrısını güçlendirir. Âsi kişiyi münkere sevk eder ve bu da ona eziyet olur.”

Hadis-i şerifteki üçüncü tavır olan “en azından kalpte buğzun var olması” mümini teyakkuz halinde tutmak içindir. Böylece mümin Allah’ın rızasının olmadığı şeylerden kendisini uzak tutmuş olur. Nitekim bir başka hadis-i şerif “Allah için sevmeyi, Allah için buğzetmeyi” emreder.

Neticede müminin her halükârda iyinin, doğrunun yanında olması, bu haldeki kişi ve işleri desteklemesi, daima doğruyu söylemesi lazımdır. Aynı şekilde, Allah’ın yasak kıldığı şeyleri elinden geldiğince engellemesi, insanları uyarması, -hiçbirini yapamıyorsa- en azından kendi nefsini uzak tutması imanı için gereklidir.

Müslümanlık Hak ve hakikatten yana olmaktan ibarettir. Bütün müslümanlar bir diğerinin iyiliğini istemelidir. Birbirlerini irşada çalışmalıdır. Bunun güzel bir vazife olduğunu bilmeli, bu vazifeyi yapanlara da teşekkür etmelidir. Çünkü iyiliğe yönlendiren, kötülüğü engellemeye çalışanlar, insanların hem dünya hem de ahiret menfaati için çabalamaktadır. Bu durumda irşad ile meşgul olanları, hayrı söyleyip şerden uzak durmak gerektiğini hatırlatanları büyük bir nimet bilmek lazımdır. Zira zaman ahir zamandır. Bu zor zamanda Allah rızası için istikametimizi hatırlatanlar bize en büyük iyiliği yapmaktadırlar.

Son olarak, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker sadece ve sadece Allah rızası için yapılmalıdır. Zaten ancak böyle olursa tesirli olur, toplumu fitneye sevk etmez, kalplere tesir eder. Aksi takdirde yapılan iş riya ile, şahsî menfaat, itibar vs. ile bulanır. Hakk’a ve hayra açılan kapı olmak bir yana, bir engellemeye dönüşür.

Cenab-ı Mevlâ bizi hakkı hak bilip hakka ittiba edenlerden, bâtılı da bâtıl bilip ondan sakınanlardan eylesin. Daima hak olanı her şeyin üstünde tutmayı, her işimizde hak ve hakikate dayanmayı nasip eylesin.

Tevfik ve inayetiyle…

Muhammed Mübarek Elhüseyni