Kur’an ve Cennet Lisanı

Cenab-ı Mevlâ, müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Biz onu akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf, 2)

Bütün insanlığa gönderilmiş olan din-i mübin-i İslâm’ın esas dili Arapçadır. Bu sadece ilk olarak Arap bir topluluğa indirilmiş olan Kur’an-ı Hakim’in, Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in ve sahabe-i kiramın dili Arapça olduğu için değildir. Yani sadece o devir için geçerli bir husus değildir. Kur’an-ı Kerim, bütün insanlığa Arapça olarak indirilmiştir. İslâm tarihi boyunca da imamlarımız, âlimlerimiz bunu böyle anlamış, bilmişlerdir. Bu doğru bakış açısı vesilesiyle farklı kavim ve ırklar, bir çatı altında birlik olmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim’in indirildiği cahiliye toplumunda edebiyat, belagat ve şiir çok gelişmişti. Beliğ ve fasih sözün insanlar üzerinde etkisi büyüktü. Nitekim Mekke-i Mükerreme civarında her yıl bütün Arap kabilelerinin katıldığı Ukaz panayırı tertip edilir ve burada şiir müsabakaları yapılırdı. Bütün Arap kabilelerinin kabul ettiği önemli şiirler, yani muallaka diye adlandırılan şiirler, Kabe-i Muazzama’nın duvarına asılırdı. Hitabet sahibi kimselerin kitleler üzerindeki tesiri de büyüktü.

Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim bir kelam-söz mucizesi olarak Arapça indirildi. Kur’an-ı Kerim’in ilahî bir mucize olarak i’câz ve îcâz sahibi olması, yani benzerinin yapılmasının mümkün olmayıp az sözle çok şey anlatması, Arap kabileleri arasında İslâm’ın çok hızlı yayılmasına vesile oldu.

Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması, hatta bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. tarafından Arapçanın “cennet lisanı” olarak haber verilmesi, diğer diller için bir kusur ifadesi değildir. Allah Tealâ’nın yarattığı bütün varlıklarda bir hikmet olduğu gibi, dillerde de birçok hikmetler vardır. Nitekim Cenab-ı Mevlâ bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurur:

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 13)

Biz Arapçaya ve diğer dillere nasıl bakmamız gerektiğini, her konuda olduğu gibi alimlerimizden, imamlarımızdan öğreniyoruz. Çünkü İslâm’ın ilk asrından itibaren Arap yahut Acem asıllı alimlerimiz Arapça öğrenme ve bu konuda kendilerini yetiştirme hususunda büyük gayret göstermişlerdir. Fakat bunun yanında diğer dilleri de öğrenmişler yahut zaten Acem olmaları hasebiyle Arapça’nın yanında ana dilleri ile de eserler yazmışlardır.

Mesela büyük alim Zemahşeri’nin Arapça eserleri meşhurdur. Fakat onun Türkçe eserleri de vardır. Yine İmam Gazali hazretleri “İhyau Ulûmiddin” adlı eserini Arapça ve bu eserin hülasası, özü mahiyetindeki “Kimyâ-yı Saadet” adlı eserini ise Farsça yazmıştır.

Mevlâna Halid-i Bağdadî hazretleri hem Farsça, hem Türkçe hem de Arapça mektuplar yazmış, irşad için bu üç dili de kullanmıştır. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Mevlâna Halid k.s. Türkçe bilmiyordu, fakat Türkçe bilen bazı halifelerine Türkçe mektup göndermiştir. Yine Kürtçe, Farsça ve Arapça üç ayrı akaid eseri yazmıştır. İbrahim Hakkı Erzurumî k.s. da hem Türkçe hem de Arapça akaid eserleri yazmışlardır. Bu iki Rabbanî alim pek çok örnek içinden seçtiğimiz misallerdir.

İslâm’ın ulaştığı bütün kıtalarda asırlar boyu hem Arapça hem de o bölgenin dilleri İslâm alimleri tarafından kullanılmıştır. Alimlerimizin Arap alfabesiyle Farsça, Türkçe ve Kürtçe yazdığı gibi, Endonezya’da da alimler Arap alfabesiyle Malayca nice eserler yazmışlar, yayınlamışlar, bu usulle tebliğ ve irşad etmişlerdir. Yine Osmanlı döneminde Balkanlar’da da Arap alfabesiyle Boşnakça, Arnavutça pek çok eser yazılmıştır. Aynı dönemde bu bölgede hem Arapça hem de Türkçe çok yaygın okunmuş, okutulmuştur. Bu eserlerin her biri İslâm tarihinin hafızası olan el yazma kütüphanelerimizde mevcuttur.

Dediğimiz gibi, Arapça bütün müslümanların ortak lisanıdır. Hem kelamullah olan müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’in, hadis-i şeriflerin, fıkıh, tefsir ve diğer İslâmî ilimlerin dilidir. Bunun yanında ortak tarih ve medeniyetimizin dilidir. On dört asır boyunca Arapçayı sadece Araplar değil, bütün müslümanlar kullanmıştır. Dolayısıyla Arapça biz müslümanlar için birleştirici bir unsurdur.

Son iki asırda işgal edilen İslâm coğrafyalarında ilk önce Arapçanın yasaklanması, müslümanların irtibatının kesilmesi, tarihten kopması için planlanmıştır. Bizde Arapça ve Farsçanın eğitimden kaldırılması kendi dilimiz olan Osmanlıcayla da irtibatımızı koparmıştır. Yani Arapçayı öğrenmek, okutmak ve yazmak kendimizle, tarihimizle de barışık, tanışık olmamızı sağlayacaktır.

Şüphesiz müslümanlar olarak son iki asırda birçok stratejik operasyona tabi tutulduk. Dilleri ve kavimleri farklı fakat imanları bir olan müslüman topluluklar arasında nice fitne tohumları ekildi. Ortak unsurlarımız yerine farklılıklarımız öne çıkarıldı. Netice olarak da aramıza soğukluk girdi. Bu usulle bizi ayırmayı başardıkları gibi, biz de tam aksi usulle yeniden birliğimizi elde edebiliriz. Bugün Arapça bilen bir alim, bir gazeteci, bir tüccar İslâm ülkelerinin birçoğunda bu vasıtayla etkin hale gelecektir. Aynı şekilde diğer müslüman halkların dillerini bilmek de önemli ve elzemdir. Osmanlı topraklarının parçalandığı süreçte Batılı casuslar bizim dillerimizi ileri derecede öğrenerek halkı kandırmışlardır.

Arapça, Farsça ve Türkçe İslâm dünyasının birçok ülkesinde konuşulan, anlaşılan dillerdir. Şu halde Arapça’nın yanında, İslâmî ilimleri, tarih ve kültürümüzü idrak etmemiz için Farsça ve Osmanlıcayı öğrenmemiz, öğretmemiz, yaygınlaştırmamız lazımdır. Farsçayı bilmek aynı zamanda Hindistan’daki müslümanlarla anlaşabilmek, Pakistan’ın resmi dili Urducayı, Afganistan’da Peştuncayı, Tacikistan’da Tacikçeyi anlar hale gelmek demektir. Farsça bilmek Kürtçeyi de kolaylaştıracaktır. Türkçe ile Balkanlardan Çin’e kadar konuşarak anlaşabiliriz.

Bizim bir olabilmemiz için öncelikle kendimizi, birbirimizi anlar, aynı dili konuşur hale gelmemiz gerekmektedir. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Oryantalistlerin içimize sızması da dillerimizi öğrenmek suretiyle gerçekleşmiştir. Nitekim oryantalistlerin büyük bir kısmı hem Arapça, hem Farsça hem de Osmanlıca eserlerimizi, belgelerimizi okuyup anlayabilecek kadar incelikli öğrenmişlerdir.

İslâm dünyasının dört bir yanında el yazma eserlerin bulunduğu kütüphaneler bize istikameti göstermek için yeterlidir. Başta Arapça olmak üzere diğer bütün müslüman halkların dillerinde yazılmış yüz binlerce eser mevcuttur. Türlü ayrılık ve fitnelere rağmen, bütün dünyada İslâm alimleri Arapça merkezli ilmî faaliyetlerini devam ettirmekte, elhamdülillah, ilim ve tebliğ hizmetleri Arapça üzerinden etkili şekilde yürütülmektedir.

Bize düşen birlik ve dirliğimize dair her türlü hususa sımsıkı sarılmak ve sonraki nesillere de bu şuuru aktarmak, öğretmektir.

Cenab-ı Mevlâ bizleri “nimet verdiği kimselerin yolu”ndan ayırmasın!

Tevfik ve inayetiyle…

Muhammed Mübarek Elhüseyni