Alemlerin Rabbi’ne Umre İle Yöneliş

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Bir zamanlar İbrahim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (şöyle demiştik):

Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut. İnsanlar arasında haccı ilan et. Gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan yorgun argın develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 26-27)

Bir başka ayet-i kerimede de mealen şöyle buyurur:

“Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın dininin nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da (Safa ve Merve’yi de) tavaf ederse bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara, 158)

İbadetlerimiz, kulluk bağımızın devam ettiğinin işaretidir. Cenab-ı Mevlâ bizleri kulluk yapmamız için yarattığını bildirmiştir. İbadetlerimiz, Rabbimiz karşısında aczimizi, muhtaçlığımızı arz edişimiz; O’nun hükmüne teslim oluşumuzdur.

Bildirilen hakikatleri kalben tasdik edişimiz de, dil ile ikrar edişimiz de ibadettir. Yoldan sapmadan, bir hayat disiplini halinde kılınan namazlarımız, tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz zekât ve hac yolculuğumuz, şekli farklı olsa da aynı hakikati bize farklı cihetlerden idrak ettiren ibadetlerdir. Nitekim bu ibadetlerin her biri kalple başlar, bedenle devam eder ve mal ile genişler; ufkumuzu, dünyamızı sarar, çevreler.

Hac ve umre ibadeti de, Cenab-ı Mevlâ’nın emri üzere Hz. İbrahim a.s.’ın davetine icabet etmek ve Beytullah’a koşmaktır. Bu yüzden ihrama girdikten sonra “Lebbeyk Allahümme lebbeyk…” deriz. Yani “Buyur Allahım buyur, emrine geldim. Buyur Allahım buyur, senin hiçbir ortağın yoktur. Hamd sanadır, nimet ve hükümranlık da senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.”

Cenab-ı Mevlâ, “evim” buyurduğu Kâbe-i Muazzama’nın etrafını dokunulmaz kılmıştır. Bu dokunulmazlığın çevrelediği alana da, dokunulmaz manasında “Harem” ismi verilmiştir. Bu isim, bu bölgenin hayvanlarının ve bitkilerinin dokunulmazlığının bulunduğuna işarettir. Harem sınırları dışından yahut mikat bölgelerinden ihrama girenler, ihramdan çıkana kadar belirli yasaklara tâbi olurlar. Bütün bunlar Harem’in dokunulmazlığı ve saygın oluşuyla alakalıdır.

Hac ve umre esnasındaki vazifeler ifa edilirken, yapılan hareketlerin her biri bir yöneliştir. Umrede ve hacda hareket ederek, namazda ise sabit olduğumuz halde yöneldiğimiz nokta aynıdır. Bu, tek yürek olup her yönden Harem-i Şerif’e gelen müminlerle beraber Kâbe’ye, Cenab-ı Mevlâ’ya olan yönelişimizdir. Doğudan, batıdan, kuzeyden ve güneyden gelenlerle hep birlikte benliğimizden sıyrılıp, biz olarak kulluğumuzu Rahman’a sunuşumuz hacdır, umredir.

Tavaf edişimiz, Arafat’ta toplanışımız, dualarımız; Müzdelife’de vakfe yapışımız, duruşumuz… Safa ile Merve arasında gidip gelişimiz, çabalayışımız, sa’y edişimiz… Hepsi birer ibadettir, aynı zamanda birer fark ediştir.

Tavaf, yüz binlerce müminin tek bir vücut gibi olduğunu, müslümanların birliğini fark edişimizdir. Bir tavaf boyunca her renkten, her dilden müminler olarak Hz. İbrahim a.s.’ın davetine icabet etmiş kardeşlerimizi fark edişimiz, aynı zamanda kendi aidiyetimizi, yeryüzündeki konumumuzu, vazifemizi fark ediştir.

Hac menâsiki içinde nefsin isteklerinin terk edilişi ve şeytanı taşlayış vardır. Umrede de ihram süresince nefsin hevasına karşı bir direnme provası vardır. Bütün bunları yaparken kalp kırmamaya özen gösterişimiz, bir karıncaya dahi zarar vermeyişimiz, bir bitki bile olsa koparmayışımız bununla alakalıdır.

Hac ibadeti için “gücün yetmesi” olarak ifade edebileceğimiz maddi imkan ve sıhhat şartı vardır. Ayrıca muhasara ve engellerin de olmaması lazımdır. Günümüzde hac kotaları sebebiyle bütün dünyadan her ülke ancak sınırlı sayıda hacıya izin vermektedir. Umre ise hac ayları haricinde Beytullah’a, Mescid-i Nebevî’ye kavuşma imkanı sağlamaktadır. Aslında umre ibadetinde bir hasretliğin kısa da olsa giderilmesi söz konusudur.

Nitekim Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz ve sahabiler, Hicret’ten sonra büyük bir hasretle Kâbe’yi ziyaret etmek istiyorlardı. Hendek Gazası’ndan sonra Allah Rasulü s.a.v. rüyasında Kâbe’yi ziyaret ettiğini gördü ve bu rüyayı anlattı. Sahabilerde büyük bir heyecan meydana geldi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz s.a.v. ilk umre için hicretin altıncı yılında Medine-i Münevvere’nin hemen yakınlarındaki mikat yeri olan Zülhuleyfe’de öğle namazını kılmış, daha sonra da iki rekât namaz kılarak telbiye getirmiştir. Böylece hicretten sonra ilk umre yolculuğu başlamıştır. Kafilede bin beş yüz civarında sahabi vardır. Yanlarına sadece yolculuk silahı olan kılıcı almışlar, kurban için yetmiş deve getirmişlerdir.

Hudeybiye’ye gelip konakladıklarında, Mekkeli müşrikler müslümanların Mekke’ye girişine müsaade etmemiş ve görüşmeler sonrasında Hudeybiye Antlaşması yapılmıştır. İlk bakışta müminlerin aleyhine görünen şartlar sahabeyi üzmüş ve umre yapamadan geri döndükleri için çok hüzünlenmişlerdir. Bu halet-i ruhiye içinde Medine’ye dönerlerken Fetih suresinin ilk ayetleri nazil olmuş ve Mekke’nin fethi müjdelenmiştir. Nitekim çok geçmeden de antlaşma maddelerinin müslümanların lehine olduğu bir bir ortaya çıkmıştır.

Antlaşmaya göre müslümanlar o yıl umre yapmayacaklar ve geri göneceklerdir. Bir yıl sonra da üç günlüğüne gelecekler, müşrikler de bu günlerde Mekke’den çıkacaklardır. Nitekim ertesi yıl Hz. Ebu Bekir r.a. önderliğinde ilk umre kafilesi Mekke’ye gelmiş ve umre ibadetini yapıp dönmüşlerdir. Daha sonraki yılda ise Mekke fetholunmuş ve müminlere hac ve umre kapıları sonuna kadar açılmıştır. O günden sonra müminler Beytullah’ın ve Mescid-i Haram’ın çevresinde pervane olmak için her yerden akın akın kutsal beldeye gelmişlerdir.

Hz. Ömer r.a. bir gün Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in yanına geldi. Umre yapmak için müsaade istedi. Efendimiz s.a.v. ona izin verdi. Ardından da şöyle buyurdu:

“Kardeşcik, bizi de duandan unutma.”

Hz. Ömer r.a. şöyle buyurmuştur:

“Bu öyle bir dua talebiydi ki, karşılığında bana dünyalar verilseydi hiç bu kadar sevinmezdim.” (Ebu Davud, nr. 1498; Tirmizî, nr. 3557; İbn Mâce, Menasik, 5)

Yine Tâbiîn’in büyüklerinden Mücahid rh.a. şöyle buyurmuştur:

“Kâbe’ye bakmak ibadettir. Kâbe’ye gitmek hayır hasenat yapmak gibidir. Kâbe’den çıkmak günahtan temizlenmektir.”

Âriflerden Şuayb b. Harb rh.a. hazretleri anlatıyor:

“Bir kere Kâbe’yi tavaf ederken aniden biri dirseği ile beni dürttü. O tarafa baktım, gördüm ki Fudayl b. Iyaz rh.a. imiş. Bana dedi ki:

– Ey Şuayb, eğer şu hac mevsiminde senden ve benden daha kötü kimse olduğunu düşünüyorsan, bil ki yanılıyorsun.”

Cenab-ı Mevlâ bizleri davetine icabet edip, icabeti kabul edilen kullarından eylesin. Harameyn’de bir araya gelişimizi, Harameyn’e olan hasretimizi Havz-ı Kevser’in başında bir araya gelişimize vesile kılsın.

Tevfik ve inayetiyle…

Muhammed Mübarek Elhüseyni