Doğrunun ve Doğruluğun Peşinde

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor:

“Kişiye yalan olarak her duyduğunu anlatması yeter!” (Müslim, Mukaddime, 5)

Efendimiz s.a.v., bu hadis-i şerifle kesin bilgi sahibi olmadan her söyleneni aktarmanın yalan söylemek anlamına geldiğini çok net bir şekilde bize ihtar ediyor.

Bu hadis-i şerifin zımnen işaret ettiği bir mana da duyduklarımızı tahkik etmek gerektiğidir. Günlük hayatımızda da tecrübe ettiğimiz üzere, gelen bir sözün hakikatini araştırmadan karar vermek, hele de o sözü yaymak nice problemlere sebep olmaktadır.

İslâm ahlâkının önemli bir prensibidir; ya hayır söyler ya susarız. Her kişinin duyduğu sözün şerrinden sakınması, şüphe ile yaklaşarak şerrin yaygınlaşmasını engellemesi gerekir. Nitekim günümüzde haberleşmenin yazılı, sesli ya da görüntülü mecralar üzerinden kolaylaşması hem sözün değerini düşürmüş hem de bin türlü yalanın yaygınlaşmasının önünü açmıştır.

Böyle bir ortamda bizim daha çok dikkatli olmamız gerekiyor. Dilimizi, kalbimizi, şahsiyetimizi muhafaza etmenin yolu bu hassasiyetten geçiyor. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya çekilecektir.” (İsra, 36)

Bir müminin bu kesin ikazı her daim hatırında tutması çok önemlidir. Hatırda tutacağımız bir diğer hakikat de yine Cenab-ı Mevlâ tarafından mealen şöyle haber veriliyor:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen ve dediklerini kayda geçen bir melek hazır bulunmasın.” (Kâf, 18)

Demek ki mümin kişinin her ne söyler ve her ne yaparsa nefsini sorgulaması, Allah Tealâ’dan korkması, nefsini ve ağzından çıkan her kelimeden hesaba çekileceğini hatırlaması gerekir.

İslâmî anlayışın bize emanet ettiği pek çok kelime ve usulün hedefi, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’deki ihtar ve ikaza riayettir. Mesela eskilerin çok kullandığı, bizim ise artık unutur gibi olduğumuz “tahkik etmek” ifadesine bakalım. Bugünkü dilde “doğrulamak” karşılığı verilen “tahkik”, hakikatle aynı kökten gelir. Demek ki bir haberi tahkik etmek, araştırıp soruşturarak hakikatinden emin olmak demektir.

Bir de “şahit olmak” var. İslâm fıkhında şahitlik önemli meselelerden biridir. Kimi akitleşmelerde ve cezayı gerektiren hususlarda birkaç şahide ihtiyaç vardır. Bu şahitlerin güvenilirliği de önemlidir. Öyle ki, şahide dair  bir şüphe, şahitliğe gölge düşüren unsurlardan kabul edilir.

Demek ki doğruluk, her yerde, her meselede, her hükümde en güçlü dayanaktır. Bir müslümanın şahsiyetinin olmazsa olmazıdır. Mümin demek, iman ettiği hususlarda emin olan kişi demek olduğu gibi, kendisi de emin, yani doğru ve güvenilir olan kişidir. Yalandan, kötü zandan ve başkaları hakkında kötü düşünceden uzaktır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Zandan sakının, çünkü zan, konuşmada en büyük yalandır.” (Buharî, Vesaya, 8)

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:

“Sana kuşku vereni bırak, kuşku vermeyene sarıl. Doğruluk kalp huzuru, yalan ise şüphedir.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 60)

Günümüzde İslâm âlemi çeşitli musibetlerle imtihan oluyor. Bunlardan biri de müslümanlar hakkındaki haberlerin pek çoğunun, ortaya atılan iddiaların doğrudan İslâm düşmanları tarafından üretilip dile getiriliyor olması. Sadece güncel haberlerden bahsetmiyoruz; İslâm tarihine dair, dinimizle ilgili kalp ve zihin bulandıran iddialar genel olarak bu kapsamdadır. Hedefi belli bu tarz haber ve iddialar ne yazık ki müslümanları da etkilemektedir.

Yalanla mücadelenin başlangıç noktası insanın kendi nefsi olmalıdır. Rivayet edilir ki Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’e:

– Bir mümin korkak olabilir mi, diye sorulduğunda;

– Evet, buyurur.

– Bir mümin cimri olabilir mi, denildiğinde yine;

– Evet, cevabını verir.

– Bir mümin yalancı olabilir mi, denildiğinde ise;

– Hayır, buyurur.

Kişinin zan ve yalan ile meşgul olması, kendisini görmesine de engel olur. Yani kendisine de yalan söylemeye başlar. Oysa mümin daima nefsini dürüstçe hesaba çekip önce kendi kusurunu fark etmeli, başkalarının ayıplarını tecessüs etmek yerine, kendi ahvalini düzeltme yoluna gitmelidir. Aksi halde doğrular değerini kaybeder, yanlışlar görmezlikten gelinmeye başlanır. Bir kişi yahut topluluk hakkındaki zanna ve asılsız haberlere dayalı konuşmalar, Allah muhafaza, bizleri rahatsız etmemeye başlar.

Diğer taraftan, kendimiz faziletlerin muhafazası için azami gayret gösterdiğimiz gibi, çocuklarımızın da doğruluk ve sadakat üzere yetişmelerini temine çalışmak da vazifemizdir. Bu konuda bizim için en güzel örnek yine Fahr-i Kâinat efendimiz s.a.v.’dir.

Ebu Hüreyre r.a.’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Efendimiz s.a.v. “Kim bir çocuğa, gel sana şunu vereyim, deyip vermezse, bu sözü kendisi aleyhine bir yalan sayılır.” buyurmuştur.

Şaka yollu bile olsa çocuklarımızı, hatta binek hayvanlarımızı bile aldatmamak esas kabul edilmiştir. Öyleyse sözün ve haberlerin çoğaldığı, kaynağını ve kıymetini tahkik etmenin mümkün olmadığı günümüzde çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bize düşen vazife “nazar ber kadem” olup “sefer der vatan” haline bürünmemizdir. Yani kendi yolumuza odaklanıp kötü hallerden iyi hallere sefer halinde olmamız lazımdır.

Cenab-ı Mevlâ bizleri iftira, yalan ve zandan muhafaza buyursun. Sâdıkların, sıddîkların yolundan ayırmasın.

Tevfik ve inayetiyle…

Muhammed Mübarek Elhüseyni