İlk Sözleşme, Şehadet ve Tasdik

Cenab-ı Mevlâ, müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: ‘evet, şahidiz’ demişlerdi. Bu, kıyamet günü, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dersiniz veya ‘Daha önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz. Bizi, boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?’ dersiniz diyedir. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri böylece uzun uzadıya açıklıyoruz.” (A’râf, 172-173-174)

Müfessir alimlerimiz bu ayet-i kerimeyi şöyle izah ediyorlar:

“Allah Tealâ, Hz. Adem a.s.’ı yaratıp cennetten dünyaya indirdikten sonra kıyamete kadar gelecek çocuklarının ruhlarını asır asır doğum sırasına göre, zerreler şeklinde birbirinin sulbünden çıkardı. Onlara;

‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sordu. Onların hepsi ikrar ederek:

‘Elbette sen bizim Rabbimizsin; biz kendimiz hakkında buna şahit olduk’ dediler.

Çünkü o zaman bütün ruhlar, yaratılıştaki temiz hal üzere hakikati bilir ve idrak eder vaziyette bulunuyordu. Ruhlar bu beden kalıbıyla birleşince, bu şehadeti unuttu. (İnsan unutkandır. Nitekim dünya hayatında ilk yıllarını, ilk kelimelerini, ilk adımlarını da hatırlamaz.) Bunun üzerine Allah Tealâ, insanlara bu sözleşmeyi hatırlatacak peygamberleri gönderdi. Kendilerine gelen peygamberi kabul eden kurtuldu, inkâr eden helâk oldu.” (İbn Acîbe el-Hasenî, Bahrü’l-Medîd)

Cenab-ı Mevlâ, ruhlar âleminde bizlere kendi zât-ı ulûhiyetini tasdik ettirmiş ve bizleri şahit tutmuştur. Var oluş mayamıza konulan o tasdik ve şehadetin gereği olarak da bu dünyada kulluk yapmamızı; bize haber verilen ve hatırlatılan verdiğimiz o ahde sadakat göstererek gereğini yerine getirmemizi emir buyurmuştur.

İnsanoğlu dünyadaki serancamı, hatırlayıp tasdik etmek yahut ret ve inkâr etmek şeklinde vuku bulmaktadır. Tasdik edenler yaradılış hakikatine sadakat göstermiştir. İnkâr edenler ise kendi aslından, fıtratından kopmuş ve nankörlük etmiştir. Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de misal olarak anlatılan bütün kıssalar, ya tasdik ve şehadetine mutabık kalanların ya da inkâr edenlerin ibretli hikâyeleridir. Geçmiş, bugün yaşayan ve gelecekteki bütün insanların dünya hayatının hülasası da bu tasdik veya inkâr halinden ibarettir.

Cenab-ı Mevlâ bizlere sürekli hatırlamamızı, kendisini zikretmemizi emir buyurmaktadır. İmanın anahtarı olan kelime-i şehadet bir bakıma kendi hakikatini hatırlama ve yaşadığı müddetçe bu hakikate sadakatin ikrarıdır. Mümin ile kâfiri ayıran keskin çizgi “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed s.a.v. O’nun kulu ve elçisidir” cümlesini ve bu cümlenin taşıdığı bütün muhtevayı tasdik ve ikrarıdır. Bundan sonraki itikada dair bütün şehadetler, bütün ibadetler bu hatırlama halinin, en baştaki şehadet ve ikrarın ispatıdır.

Alimlerimiz derler ki; ruhların şahitliği başlangıç içindir. İmtihan o zaman başlamış ve bu madde âlemindeki şahitlik de, yani kulluğumuz netice makamındadır. Öyleyse bu dünyadaki imanımız, ibadetlerimiz, amellerimiz; dualarımız, zikirlerimiz, hamd ve şükürlerimiz bu şehadetin farklı usullerle tecelli etmesi ve pekişmesidir. Buna göre namazımız, orucumuz, haccımız, zekâtımız… hepsi şahitliğin devamı mesabesindedir.

Yüce dinimiz İslâm’ın bizden istediği her güzelliğe icabet etmemiz, Cenab-ı Mevlâ’nın tasdik ve şehadet üzerinden bizi imtihan etmesidir. Haramlardan sakınmak da bir diğer yönden ilahî emirlere boyun eğmek, başka hiçbir yola tevessül etmemektir.

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımızda şöyle buyuruyor:

“Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” (Ra’d, 28)

Huzur, insanın kendi yerini bulmasıyla gerçekleşir. Zikreden kalpleri itminana kavuşması, huzur bulması hakiki makamına vasıl olmasıyla alakalıdır. Ya da bir bakıma yaradılıştaki fıtrî kodlarına mütenasip kalmasıdır. Bu da ruhlar âlemindeki tasdik ve şehadettir.

Müfessir alimlerimiz, ruhlar âlemindeki sözleşmenin dünyadaki sözleşmeye, ahitleşmeye de işaret ettiğini söylemişlerdir. Dünya âleminde peygamberler vasıtasıyla yapılan hak ve hakikate bağlılık sözleşmesi, yaradılıştaki ilk ahde dönüş ve bir bakıma yenilemedir. Böylece denilmiş oluyor ki: Biz sizinle hem âlem-i ervahta bu sözleşmeyi yaptık hem de dünya hayatında sözleşmeyi yenileyecek peygamberleri gönderdik. İşte bu yüzden Rabbimiz; “Bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye böyle yaptık” buyuruyor.

Ruhlar âlemindeki ahitleşmemizi haber veren bu ayet-i kerimeden devşirebileceğimiz bir diğer hikmet de, hatırlamaya vesile olanların ne büyük bir nimet olduğudur. Çünkü insanoğlu yalnız kaldığında nisyana yani unutmaya ve gaflete düşmeye meyyaldir. Eğer kendi hakikati ona hatırlatılırsa doğru yolu görme imkanı bulur.

Kıldığımız namazların her rekâtında okuduğumuz ve müberra kitabımızın ilk suresi olan Fatiha sure-i şerifesinin bize hangi hakikati tasdik ettirdiğini düşünelim:

“Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O Rahman ve Rahim’dir, Din Günü’nün sahibidir. Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola eriştir. Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların ya da sapıtanların yoluna değil.”

Bu sure-i şerifede “nimete erdirdiğin kimseler” ifadesi ile kastedilen kimselerin “nebiler, sıddıklar, şehitler” olduğu hususunda ittifak vardır. Demek ki onların yolunda olmak nimete kavuşmak demektir.

Cenab-ı Mevlâ bizleri âlem-i ervahtaki tasdik ve şehadetimize sâdık kalanlardan ve nimete erdirdiği kimselerin yolundan giden kullarından eylesin.

Tevfik ve inayetiyle…

Muhammed Mübarek Elhüseyni